OCAK-2015 TOKYO

1.Gün: Tokyo’ya indiğimizde hava alında ki turizm bürolarından yardım alarak metro kart, şehre inmek için bineceğimiz trenin bileti ve suica denen bütün ulaşım araçlarında ve bazı restoranlarda bile kullanılan kartı aldık.

Hava alanında Japonca harfler arasından tren istasyonunu bularak trenimize bindik.

Şehir merkezindeki Tokyo metro istasyonuna 1 saatte vardık. Orada inerek evimizin olduğu Roppongi istasyonuna gitmek için metroya bindik.

Ayrı bir gezegene gelmiş gibi  hissettiğimiz Tokyo da, farklı kültürlerde ki insanlarla olmak çok değişik geldi bize. Sürekli birbirlerine selam veren insanlar ve sana yardımcı olmak için adeta kendilerini parçalıyorlar.

Roppongi de indiğimizde genç bir adam bize yaklaşıp yine yol tarif etti. Neyse ki ev sahibimizin yazılı tarifi ile evimizi hemen bulduk, metro istasyonuna yürüyerek 15 dakika.

Apartman çok merkezi yerdeymiş, 6. Kata çıktık ve 643 nolu daireyi bulduk. Kapıdaki kutulu kilidin şifresini girdik kilit açıldı ve içinden bir anahtar çıktı, onunla da kapıyı açıp girdik.

Ev kutu gibi  ufacık, 2. Bavul bulunup gelirse acaba onu nereye koyacağız dedik. Banyo da minnacıktı, özellikle çöp kutusu , küçücük olup boyutuyla hepimize kahkaha attırdı.

Eve gelen bir önceki misafir seyyar wifi cihazını yanında götürünce , bizim ev sahibimizde gecici bir tane bırakmış fakat çekim gücü çok zayıf olduğundan hiç bir şey yapamadık. Eşyaları bıraktıktan sonra Starbucks’a geldik ve oradan bağlantı kurup biraz iş yaptık.

Ev sahibini de arayıp durumu anlattık, yarın akşam yeni bir tane wifi cihazı getireceğini söyledi.

Sonra Ginza mahallesine gittik. Hayatımda bu kadar temiz şehir görmedim, yerlerde ufacık bir çöp yok. Zaten dolaşırken, gezerken bir şey yemek ayıp, yasak vb.

Kimse bir şey yemiyor ve içmiyor, sigara içmek isteyen kendisine ayrılmış çardak gibi yerlere gidiyor orada içiyor.

Giyim mağazalarında deneme kabinlerine ayakkabını çıkarıp giriyorsun, yerlerde ufacık iplik, toz vb. hiç yok, pırıl pırıl.

Trafik soldan akıyor, arabalar tertemiz, taksiler, eldivenli tertemiz giyinmiş şoförler tarafından kullanılıyor, müşteri bindikten sonra kapıyı şoför otomatik kapatıyor.

Bir dükkana girerken seni yerlere kadar defalarca eğilerek karşılıyorlar, çıkarken yine aynı.. Kendini bir tuhaf hissediyorsun, henüz alışamadık.

Yaşlı başlı kadınlar bile, birbirleriyle konuşup ayrılırken yine defalarca eğilip selam veriyorlar.. Kısaca herkeste bir nezaket bir nezaket.. Belki dönene kadar biz de alışırız. Akşam üstü acıktığımızda başladık tabi Japon yemeklerine.. Daldık bir yere, altı pilav üzeri kızarmış et, balık, patates, tatlı kabağı vb. Bir şeyler yedik. Güzeldi, çok beğendik.

Yemek öncesi ve yemek sırasında sürekli yeşil çay ikramı var.

3 kişi 18.500 yen ödedik, yaklaşık 36 TL. Civarı.

2.Gün: Sabah erken kalktık ve odada sandviç ve meyve suyu ile kahvaltı yaptık.

8.30 gibi attık kendimizi sokaklara

Metro istasyonundan Akihabara’ya giden metroya bindik.

Metro istasyonunda en az 5 görevli insanlara yardımcı olmak için kendini parçalıyordu.

Adamlar işlerini severek yapıyor gerçekten.

Bindiğimiz istasyonun numarası 4, Akihabara’da ineceğimiz istasyon ise 15 numaraydı. İnsanları inceleye inceleye duvarlarda yazılanları okumaya çalışa çalışa vardık durağımıza, Yodabashi denen istasyona en yakın teknoloji mağazasından başladık gezmeye.

Her tarafta Japonca yazılar, reklamlar, indirim işaretleri vb.. O kadar karmaşık geldi ki gülmeye başladık, neyse başladık giriş katından.

9 katlı mağaza da yok yok.. Bavulların ve çantaların olduğu yerde binlerce çanta binlerce bavul, hepsine naylon kılıf geçirmişler tertemiz sıralamışlar, zevkle inceliyorsun.

Kulaklıkların olduğu bölümde binlerce rengarenk kulaklık, her markadan her modelden, nasıl seçim yapılır bilemedik.

Genellikle incelemekle geçti bugün, alışverişte boğazla ilgili oldu genelde. Her şeyin içinde yeşil çay var. Yeşil çaylı bisküvi, yeşil çaylı çikolata, yeşil çaylı pasta vb.

Çay güzel gerçekten poşetli olanı bulup aldık ama toz halinde olanı bulmak lazım almak için.

Türkiye’deki gibi yaprak değil yeşil çayları, toz halinde suda eriyip gidiyor, çok güzel.

Tabi 9 katı gezmek epey yordu. Katların hepsinde bir tuvalet var, bir kat kadınlara, bir kat erkeklere, bir kat kadınlara diye her kata koymuşlar.

Tuvaletlerdeki klozetler, müzikli, yıkamalı, su püskürtmeli ve oturağı sıcak. Aynı zamanda mağazada satılıyorda 800-1200 TL arası.

Dışarı çıktığımızda metro istasyonu yanındaki makinalardan içecek bir şeyler aldık, abur cuburlarımızı yedik. Yürüyüşümüze devam edince Akihabara’nın meydanını ve ana caddesini bulduk.

Yüksek binalar, anime ekranlı yapılar, ışıl ışıl dizilmiş.. küçücük yol kenarına dizilmiş restoranlar da araya serpiştirilmişti.

Fotoğraf çeke çeke yol boyunca devam ettik, yolun bitiminde geleneksel Japon eşya ve kıyafetleri satan bir dükkanı gezdik, bayıldık. Rengarenk kimonolar, çay seremonisi yapılan demlik ve bardaklar, cüzdanlar, kafaya takılan ahşap tokalar, terlikler, çoraplar öyle güzeldi ki bayıldık.

Kimonolar 600TL civarındaydı, sokakta arada kimono giymiş kadınlar görüyoruz ama aksesuarları da çok o kıyafetin, kimono ile iş bitmiyor yani.

Yolun karşısından geriye dönerken bir kaç mağaza daha gezdik. Çok incik boncuk var, resmen kayboluyorsun dükkanlarda.

Bir de para alırken veya kredi kartını uzatırken ellerine vermiyorsun, tezgahtaki kutuya koyuyorsun, satıcı alıp işlem yapıp para üstünü veya kartını tekrar kutuya koyuyor. Bazılarında ise iki eliyle eğilerek alıyor, sonra tekrar iki eliyle eğilerek geri veriyor. Tam bir seremoni yani, çok değişik bir kültür.

Yürüyen merdivenlerde ve yaya geçitlerinde hep soldan yürümen gerekiyor, yoksa birilerine çarpıyorsun. Trafik yok denecek kadar az, genelde taksiler var ve beyaz eldivenli şoförleri var.

Arabalar bile o kadar temiz ki, insan gerçekten hayret ediyor Akşam yemeğimizi ayak üstü küçücük bir büfe gibi bir yerin önünde yedik. Sadece Takoyaki (çeşitli soslarla yuvarlak köfte gibi şekil verilerek kızartılmış Ahtapot) satılan bir yer. Oturacak yer yok, plastik bir tabağa 8 tane koyuyor, üzerine soya sosu ve rendelenmiş kuru balık döküyor veriyor, alan dükkanın önünde yiyor , plastik tabağı çöpe atıyor. Porsiyon fiyatı 550 yen (11 TL.) Tadı güzeldi, denediğimiz iyi oldu diye düşündük.

Yemek sonrası, hava karardığı ve soğuduğu için eve dönme kararı aldık.

Eve giderken yine marketten ekmek, peynir, jambon aldık kahvaltı için.

Evlerde ısınma klima ile olduğu için bize soğuk geliyor. Özellikle eve girdiğimizde tüm gün çalışmadığı için bir süre ceketlerimizi çıkarmıyoruz, bugün de öyle oldu.

3.Gün: Sabah kahvaltı sonrası 8.30 gibi yine attık kendimizi sokaklara.

Fakat bu sabah kar yağıyordu?ve soğuktu.

İmparatorun sarayını gezmek için saat 10 .00 randevusuna yetişmemiz gerekiyordu.

Yine metro ile sarayın yakınına kadar gittik ve oradan biraz yürüdük.

Kar toz gibi yağıyor ve ıslatmıyordu bizi ama, yine de şemsiye aldığımız iyi olmuş.

Sarayı gezmek için kapıya geldiğimizde bizi güvenlik görevlileri karşıladı ve randevu kağıdından isimlerimizi kontrol etti.

Bizi saray bahçesine alarak , burada bulunan bir salona götürdüler. Salonda bizim gibi gelen insanlarla birlikte toplanarak kısa bir bilgi mahiyetinde bir şeyler dinledik.. Tabi Japonca olunca hiç bir şey anlamadık.

Ecem biraz yakaladı bir şeyler ama, daha sonra kulaklık ve bilgi için dinleme cihazı verilince ingilizce daha iyi oldu. Disiplinli bir şekilde soldan, güvenlik görevlileri ile birlikte, turumuz başladı.

Görevli Japonca anlattı, kulaklıktan ingilizce dinledik ve sarayın bahçesini kar yağışı altında gezdik.

Tabi ki her yere götürmüyorlar, 75 dakika belli bir güzergahı gezdiriyorlar ve bitiminde doğu kanadını bize bırakıyorlar, kendimiz geziyoruz.

Baharda çiçekler açtığında mutlaka daha güzeldir ama, yine de ağaçlara, çimlere, büyüklüğüne, genişliğine ve tertemiz oluşuna hayran kaldık.

Arada üşüyünce bahçedeki kafeden sıcak içecek bir şeyler aldık.

Makinalara para atarak şişede soğuk ve sıcak içecek alabiliyorsun kafede satış yapan personel kadın ve erkek terlikle geziyordu ve ayakkabılarını hemen bankonun önüne koymuşlardı.. Bu ayakkabı çıkarma ve terlik giyme olayları çok hoş gerçekten, o yüzden temiz her yer bence, acayip dikkat ediyorlar.

Sokaklarda hiç bir şey yemiyorlar ve içmiyorlar, ayaklarını uzatıp oturmuyorlar, elleri hep önlerinde ve sürekli selam veriyorlar..

Onların yanında kendimizi çok kaba saba hissediyoruz, dikkat etmeye çalışıyoruz. Bir de ülkenin üçte biri ağızlarında beyaz maske ile geziyor. Bir de o kadar ince giyiniyorlar ki, sandaletle dolaşan bile vardı bugün, çorapsız gezen, çocuğunu şortla okula yollayan bile, kar yağarken bile spor ayakkabı ile dolaşan var. Saraydan çıkınca biraz yürüdük ve fotoğraf çektik. Sonra Tokyo’nun merkez istasyonuna geldik. Burası  oldukça büyük bir istasyon, yer altında 3 kat yemek ve alışveriş katı var. Sigara içenlere ayrılmış odalar var.. Sokakta sigara içmek kesinlikle yasak. Sokaklarda da çardak gibi özel bölümler yapmışlar, içmek isteyen oraya gidiyor cezalı gibi. Biz de orada ne yiyelim diye dolaşırken, patates cipsi yapan bir büfe gördük, aynı anda cips kesiliyor, kızartılıyor ve ister peynir sosu, ister çikolata sosu, istenirse dondurma ile servis ediliyor.

Öğle yemeğimizde bu oldu.

Yemekten sonra yine biraz yürüdük, Ginza mahallesinde 5 katlı İtoya diye bir kırtasiye dükkanı bulduk onu gezdik.. Öğrenci olmak varmış dükkan çıkışı hava kararmıştı ve yağmur yağıyordu, metro ile Roppongi’ye geldik.

Yemek yiyecek yer ararken, çin mantısı yapan bir yer gördük. Mantının büyüğü, altı haşlama, üzeri kızartma ve içi sebzeli..

Sevdik güzeldi, sebzeli mantıyı bizler de denemeliyiz.

4. Gün: Bu sabah kahvaltı sonrası, yine yollara düştük. Bu sefer kar yerine yağmura yakalandık ve şemsiyemizle birlikte, Akasaka metro istasyonuna yürüdük. Burada o kadar sık metro girişi var ki neredeyse 2 sokakta bir:)). Yöneticilerimizin kulağını her dakika çınlatıyoruz.. gelsinler de metro görsünler.. adamlar yerin altına şehir kurmuşlar kaç kat hem de.. Hava yağmurlu olduğu için, kapalı mekanlarda dolaşalım dedik. İkebukuro diye alışveriş merkezlerinin olduğu bir semte gitmeye karar verdik.

Metro ile Meiji-jingumae istasyonundan aktarma yaparak Ikebukuro’ ya geldik. Tokyo’ da metro hatlarını başka başka şirketler yapmış ve en ince detaya kadar düşünülmüş, özellikle güvenlik konusunda.. Metro durduğunda kapı açılıyor, aynı anda istasyonda beklenen yerde bir kapı daha açılıyor, binmek ve inmek için çift kapının açılması gerekiyor. Ama bu her hatta yok, bazılarında kullanılıyor.

Bir de metro vagonlarında eşya koymak için tepelerde yerler var, şehirler arası otobüslerdeki gibi, evrak çantalarını buraya koyuyorlar genellikle.

Metrolarda sabah 7.30-9.00 arası her hatta bir vagon kadınlara ayrılmış, sadece tek vagon, pembe bir tabela var o vagonlarda, isteyen ona biniyor herhalde.

İkebukuro’da biraz caddelerde dolaştıktan sonra yağmur hızlanınca bir alışveriş merkezine attık kendimizi. Kıyafet konusunda çok şık mağazalar da var, normal günlük giysilerin satıldığı mağazalarda var, isteğe göre alıyorlar ama bizim tekstilimiz onlardan kat kat iyi.

Bilinen iyi markalar da burada Türkiye’ye göre daha pahalı.

(Unutmadan söyleyeyim burada giyim vb. Mağazalarda alarm yok, güven had safhada, sadece elektronik mağazalarında gördük alarm etiketlerini.) Biz hep Japon eşyalarını inceliyoruz genellikle, çubuklar, kaseler , demlikler çok hoş gerçekten.

Tabi dolaşırken yorulduk, yemek yiyecek yer aramakta zor oluyor burada, ne yiyeceğini bulmakta zor.

Neyse ki Ecem önceden araştırmış,  köri soslu et, karides, tavuk, menülerinden seçti. Görüntüleri biraz garip gelse de tatları güzeldi.

Garsonlar, biz masaya oturunca size ingilizce menü getirelim dediler, iyi oldu gerçekten.

Lokantalarda masaya oturur oturmaz hemen bardaklarda buzlu ve soğuk su getiriyorlar. Tempura yediğimiz yerde de yeşil çay getirmişlerdi, içtikçe de dolduruyorlar.

Yemekten sonra biraz daha dolaştık ve yağmur azalmış olduğunda sokaklarda da biraz gezdik ve daha sonra yine metro da aynı hatları kullanarak eve döndük.

Bugün metro yanında bir pastahane de bizim normal ekmeğimize benzer ekmekler gördük, hatta biraz daha küçüğü, fiyatı 300 yen di, yani 6 TL. ye geliyor , niye bu kadar pahalı anlamadık.

Ekmeğinizin kıymetini bilin.

5.Gün: Bu sabah kahvaltı sonrası dışarı çıktığımızda hava çok güzeldi, bir gün önceki yağmur bitmiş, güneş açmıştı, sevindik tabi, kar neyse de yağmur da çok zor oluyor gezmek. Metro istasyonuna giderken Ritz Carlton otelinin yanından geçiyoruz, otel ile kaldığımız ev arasında küçük bir park var ( fotoğraflarını yollamıştım) öyle sevimli ki, özellikle hep parkın içinden geçiyoruz.

Parkın kenarına hep bisiklet park ediyorlar, çoğu kilitli bile değil, o kadar güvenli bir şehir ki, insan gerçekten hayret ediyor!!! Roppongi istasyonundan metroya bindik ve 28 nolu durakta indik. Bugünkü durağımız Shinjiku…

Burada metrolara binerken kart okutuluyor, istasyondan çıkarken bir daha okutuluyor ve gittiğin yol kadar ücret karttan düşüyor, yani her duraktan binen ayrı ücret ödüyor, iyi düşünmüşler. Shinjuku istasyonundan günde 3.3 milyon insan geçiyormuş, 21 adet çıkışı var.  Shinjuku istasyonunda Tokyo Belediye binasına yürüdük, yolda o sevimli arabaların orada oyalandık, çok şekerlerdi. Belediye binasını ve etrafındaki yapılar oldukça yüksekti.

Belediye binasının 45. Katından tüm Tokyo ve Fuji dağı görülebiliyor, o yüzden gelen turistler özellikle burayı ziyaret ediyorlarmış, Tokyo’ya gelmeden not etmiştik.

Görevliler bizleri sıralı şekilde çantalarımızı kontrol ederek asansöre bindirdiler ve 45. kata çıktık.

Tüm Tokyo ayaklarımızın altındaydı. Epey oyalandık orada, Fuji dağını da uzaktan gördük, fotoğraf çektik , gitmeden bir akşamüstü güneşin batışında tekrar gelelim dedik.

Aynı binada turizm bürosu varmış, gidip onlarla biraz konuştuk, gezilecek yerler konusunda bilgi aldık, döviz bozdurmamız gerekiyordu, yerinin tarifini onlardan aldık ve para bozdurmaya gittik.

Döviz burosundan içeriye girince güvenlik görevlisi, bize bir form doldurmamızı söyledi. O kağıda adını soyadını, adresini, telefonunu ve ne kadar hangi paradan bozduracağını yazıyorsun.

Ecem doldurdu ve bankoya gittik. Bizden aldıkları 500 Euro’yu, tekrar bize gösterip tek tek saydılar, tamam mı dediler, formu kontrol ettiler ve bize sıra numarası verdiler.

Çok az bekledikten sonra sıramız gelince de Yen olarak paramızı verdiler.. Çok disiplinli bir prosedür uyguluyorlar yani, aslında her işleri böyle.

Paramızı aldıktan sonra suica kartımıza da para yükledik, metroya onunla biniyoruz, hatta bazı mağazalarda ve restoranlarda bile geçiyor bu kart.

Para yüklerken ingilizce menüyü seçebiliyorsun bu da iyi bir şey tabi memnun olduk. İşimiz bittiğinde öğlen olduğu için, yemek yiyecek yer aramaya başladık. Ecem araştırmaları sonucu dar, uzun ve sağlı sollu küçücük restoranların olduğu bir sokağa götürdü.

Ocak başında küçücük şişler yapıyorlar, et, tavuk, mantar, domuz eti, bacon’a sarılmış pırasa hepsi şişte kömür üstünde pişiyor, ufacık,9 taburelik bir dükkanda yanyana oturarak yiyorsun, resimlerde de görebilirsiniz.

Yemek işini de hallettikten sonra yakınlardaki tapınakları bulduk. 3 tane tapınak gezdik, farklı sokaklarda ana yol üstündeydi. İnsanlar geliyor, sessiz sedasız dualarını edip gidiyorlar. Ne bir gösteriş, ne bir kalabalık var, çok sakindi.

Tapınakları dolaşıp fotoğraf çektikten sonra, hava kararmaya ve soğumaya başladı. Biraz yol üstündeki mağazaları dolaştık, sonra da metro istasyonunu bulduk.

7.45 gibi evdeydik, herkes bir köşeye yığıldı yorgunluktan. Saat 9.00 gibi ev sahibimiz Karina geldi ziyarete, ev klima ile ısındığı için biraz soğuk geliyordu bize, ayrıca bir de elektrik sobası getirmiş.

6.Gün: Bu sabah erken kalkıp 8.00 de çıktık evden, metro ile Tokyo’nun kuzey doğusunda ki Kameido Tenjin Shrine  diye bir tapınağın için de bir festival varmış, oraya gittik.

Ecem buldu bunu internetten, bir kuş figürü var, insanlar her sene bu tapınağa gelip bu figürü alıyorlar, evlerine asıyorlar, bu figür bir sene boyunca evdeki yalanları, kötü şansları,huzursuzlukları biriktiriyor, ertesi sene  bu figürü getirip tapınağa geri bırakıyorlar, yenisini alıp götürüyorlarmış. İlginç bir ritüel? o kadar uzun bir kuyruk vardi ki bu kuş figürünü almak için, saatlerce bekliyorlar herhalde, önce biz de yanlışlıkla bu kuyruğa girdik, sonradan farkedip çıktık. Festival ortamında yapılan tapınak ziyareti çok renkliydi. Davul çalanlar, yemek yapanlar,mum yakanlar, dilek dileyenler hepsi bir aradaydı. Rastgele kutudan paketlenmiş ufak bir kağıt seçiyorsun, kötü dilekse, tapınakta yine bir yer var oraya bağlıyorsun, yani tapınakta bırakıyorsun, iyiyse alıp götürüyorsun, Ecem de seçti ama çok karışık geldi okuyamadık Ayrıca bir de tahtalara, kalemle kendi dileğini yazıyorsun ve asıyorsun, onun yeri de ayrı.

Orada orta yaşlı kadınlardan oluşan bir fotoğrafçı gurubuyla karşılaştık, bizim resmimizi çektiler, Ecem’le konuştular, Japoncan iyiymiş nereden geliyorsunuz diye sordular, Türkiye deyince çok uzak orası dediler? biliyorlar yani..

Oradan Tokyo skytree’ye geldik, upuzun bir kule, tv kulesi ve rest. Mağaza ne ararsan var. Etrafı da güzeldi. Tepeye çıkmadık ama aşağıda çok foto çektik.

Oradan Tokyo Zozoji Temple diye çok merkezi başka bir tapınağa geldik, Keşişler falan da vardı burada, bir de bahçesi çok güzeldi.

Bahçe de közlenmiş şeker pancarı yedik, ilginçti ama tadı güzeldi, biz de pazarda satılıyor mu acaba?

Sonra ki durak Tokyo Tower’dı.. Onun da tepesine çıkmadık etrafını gezdik. Oradan yürüyerek mahallelerin, sokakların arasından dolaşarak değişik dükkanların önünden geçtik.

Küçücük bir dükkanın önünden geçerken yaşlı bir karı kocanın bir şeyler pişirdiğini gördük. Yuvarlak bardak altı büyüklüğündeki hamurların arasına ezilmiş Meksika fasulyesi koyup pişiriyorlar, üzerine damga gibi bir şey basıp satıyorlar, tadı kötü değildi, biraz garipti, onu da denemiş olduk. Mola sonrası yürümeye devam edip, Roppongi Hills Mori Tower’a geldik, Gucci, Lois Vutton gibi markaların olduğu ışıl ışıl bir cadde, bir kısmında da Mori Art Museum var, fakat kapalıymış giremedik. Meydan da ki dev örümcek heykelinin fotoğraflarını çektik Eve doğru yürürken bizim Çin mantımızı satan bir yer gördük, bu sefer hem sebzeli, hem de karidesli mantı yedik.. yemek çubuklarıyla aram düzeliyor yavaş yavaş??

Yemek sonrası evin yanında olan Tokyo Midtown’ı gezdik, oldukça büyük ve güzelmiş, için de market ve dükkanlar var. Marketten sake aldık? market çıkışı bir manav dükkanı gördük, mücevher dükkanı gibiydi, 1 kavun fiyatı 129 dolara geliyor, yaklaşık 300 TL. Çilekler de öyle ve tek tek satılıyor, meyveler hediye paketi yapılıyor zaten.

7. Gün: Bu sabah yine kahvaltı sonrası ( ekmek, sürme beyaz peynir,kaşar peyniri, jambon, meyve suyu) (zeytine hasretiz bu arada?) 8.15 te attık kendimizi sokağa.

Hedef Shibuya, Yoyogi Park..

Metro ile gittik yine ve parkın hemen önünden çıktık. Şehrin ortasına bir orman kurmuşlar sanki..

Pazar günü olduğu için epey insan vardı. ilerledikçe çok büyük bir tapınağa çıktık, Meiji jingu tapınağında resim çekmeye başladığımızda, geleneksel kıyafetleriyle Japon düğünleri çıktı karşımıza.. Gelin ve damatlar, beraber fotoğraf çektiriyor, sonra düğün seremonisine katılıyor ve törenle yürüyüp tapınağa kadar gidiyorlardı..

Düğün seremonisine içeride olduğu için almadılar, yalnız davetli olanlar giriyordu, biz bahçede fotoğrafçıların resim çekişini ve törenle tapınağa yürüyüşlerini görebildik.

İyi bir tesadüf oldu, bir kaç gelin ve damat gördük.

Kıyafetlerine bayıldık, fakat gelinler zor yürüyor, hareket zorluğu var. Fotoğraflar face’de oradan bakabilirsiniz.

Merasimleri izledikten sonra, parkın tamamını gezdik ve Harajuku’ya yürüdük.

Bir dükkanda krep yapıp, içine çilek, muz, krema, dondurma ve kek yapıp külah şekline getirilmiş yiyecekler gördük, önünde kuyruk var dı, biz de sıraya girip öğle yemeği yerine bunu yiyerek günah işledik?

Bu bölgede  Pazar günleri, insanlar değişik kıyafetlerle yürüyüş yaparmış, ayrıca cicili bicili bu kıyafetleri satan mağazalarda yine burada.

Çok kalabalıktı, dar bir cadde aynı zamanda, boydan boya yürüdük ve geri döndük, o sırada 4-5 ayda bir yapılan ve gayler ve gençlerin tuhaf kıyafetleriyle yürüyüş yaptığı bir ritüele denk geldik.

Bu resimlerde yine face de var. Kedi, tavşan, tilki kıyafetli insanlar, bebek kılığında bir kız, etek giymiş gayler, saçlara renkli sprey sıkmış insanlar vb. Tam bir renk cümbüşüydü, bu da tesadüf oldu ama çok iyi oldu… Daha sonra ana caddeye çıktık, cadde köşesinde kimonolar satan yerden, kısa kimono benzeri giysi aldık.

Cadde bitiminden tekrar karşıya geçip ara sokaklara daldık.. Burada oturacak yer bulmak çok zor. Yürümekten yorulunca insan bir bank, dükkan kenarı vb. Bir şey arıyor ama yok, parkta da öyleydi.. Japonlar hiç oturmuyorlar, hep yürüyorlar, bisiklete biniyorlar, kısaca hep hareket halindeler, onun için de zayıflar bence. Tabi bütün gün ayakta olunca akşamları resmen yığılıyoruz. Mağazalarında bile oturacak yer yok. Hatta Restoranlarında bile Oradan Shibuya merkeze geldik, dünyanın çapraz yaya geçidi olan tek meydanını gördük, inanılmazdı, karınca gibi insanlar, hem normal yaya geçitlerinden geçiyor, hem de çapraz yaya geçidinden, sonra yine gündüz gelip foto çekmeye karar verdik.

Ecem bugün için sushi yedirecekti bize elinde telefon aradığı yeri buldu, gelmeden araştırmış, tabi Rest. doluydu, içeri girip listeye adını yazıyorsun, masa boşalınca seni çağırıyorlar.

Az bekledik Allahtan.. kapıdaki Japon kız Ecem’ in adını pek okuyamadı, listeyi göstererek bu mu dedi? masamızı gösterirken en fazla 45 dakika oturabilirsiniz dedi, kapıda bekleyenler olunca böyle bir uygulama yapmışlar herhalde.

Masaya otururduk,masada bir musluk ve tepede ekran, yeşil çay bardakları,çubuklar vb. Vardı.

Ekrandan  yiyeceğin sushileri seçiyorsun, Çok şükür ki ingilizce menü vardı? bir kerede en fazla 3 tabak sipariş verebiliyorsun, çünkü 3 kişiyiz. Sonra yine istediğini sipariş verebiliyorsun. Ekranın altında raylı sistemde hareket eden  2-3 tabak konacak tepsi gibi bir şey var. Bizim masa numaramız 33 tü.  Siparişi verdikten sonra 3 tabak sushi  geldi, aldıktan sonra yanan ışığı düğmeye basarak kapattık. Sonra yine sipariş verdik, arkasından tatlı siparişi falan çok hoştu, servis işi, garson falan gelmiyor masaya hiç. Bu arada toz yeşil çayı bardağa koyup, musluktan da sıcak su koyuyorsun karıştırıyorsun, içimi de güzel.

Yemek yediğimiz yeri çok beğendik, Türkiye de de yapılsa nasıl tutulur diye düşündük.

8. Gün: Bu sabah saat 7.20 gibi  4.9 şiddetinde deprem oldu, burası Japonya kim korkar depremden.

Kahvaltı sonrası 8.45 gibi çıktık. Hedefimiz, Tokyo’nun güneydoğusunda kalan Odaiba adlı adaydı. Metroya bindik,  bir kaç durak sonra inip Odaiba’ya giden trene bindik, tren binaların arasından, karayolunun üzerinden bizi adaya götürdü. Adamlar yerin üstüne yol, onun üstüne tren yolu, yerin altına da metro yapmışlar..metronun altına da 3 kat alışveriş ve yeme içme şehri kurmuşlar.

Odaiba adası zamanında Japon ordusu için savunma amaçlı yapılmış, sonradan eğlence adası olmuş, mağazalar, oyun alanları, parklar, apartmanlar, biraz Amerika-Florida’yı anımsattı bize, Disneyland benzeri oyuncaklar, legoland falan vardı.

Epey bir dolaştık onları, cips, meyve suyu, şeker gibi zararlı yiyecekleri de yedik tabi Odabia’nın çok güzel bir kumsalı var ama denize girilmiyor, sadece sörf yapılıyormuş.

Biz oradayken anaokulu çocuklarını getirdiler, bir kısmı sarı şapkalı, bir kısmı pembe şapkalı iki gruptu, saatlerce kumda oynattılar çocukları, oradan oraya koşturdu çocuklar.

Bugün hava da güneşliydi, deniz kenarında oturmak güzel oldu Dönüşte tren yerine kaptan Nemo’nun natilius adlı gemisine benzer bir gemiyle şehre döndük, çok güzeldi, denizden görünüşü de güzel Tokyo’nun.. Devasa binalar ışıl ışıl görünüyordu.

Gemiden indiğimiz limana ilk defa geldiğimiz için metro istasyonuna ulaşmak için epey yürüdük.

Yorulmuşuz, tempura satan bir restaurantın önünden geçerken hadi burada yemek yiyelim dedik.

Siparişi verince hemen yeşil çaylar da geliyor, çok sevdik biz buraları.

9.Gün: Bu sabah kahvaltı sonrası hedef 65.000 kişinin çalıştığı Tokyo Balık Pazarıydı. Sabahları 4.30 da açık artırma oluyormuş ve sadece 120 kişinin izlemesine izin veriyorlarmış. Tabi biz ona gitmedik.

9.00-9.30 gibi oraya gittiğimizde büyük ölçüde balıklar temizlenmiş, ayıklanmış, kutulara yerleşmişti. Kim bilir kaçta başlıyorlar çalışmaya.

Facebook’ a koyduğum resimlerde göreceksiniz, çok büyük bir yer, yerler sular içinde ve herkes koşturuyor. Bin bir çeşit deniz ürünü, adını bilmediğimiz balık çeşitleri, temizlenip ayıklanmış, kutulanmış. Ayrıca sabah sabah, aynı yerdeki balık restoranlarının kapısında kuyrukta bekleyen insanlar? çok değişik bir atmosferdi, epey fotoğraf çektik ve ayak altından ezilmeden kaçtık.

Balık pazarından sonra 2 tane çok büyük park gezdik. Şehrin ortasında gökdelenlerin arasında cennet yaratmışlar. O kadar bakımlı ve temiz ki, görevliler  yerlere kadar eğilerek karşılıyor (nerede eğilmiyorlar ki) İlk gittiğimiz parkta çay evi vardı. Çay seremonisi yaşattılar bize. İki japon kadın dizlerinin üzerine oturup ellerindeki çorba kaseleriyle yeşil çay getirdiler ve iki kez eğildiler, insan utanıyor bu eğilme olaylarında Bizlerde yerde bağdaş kurup oturduk. Ayakkabıları çıkarıp giriyorsun zaten. Varenda kısmına da çıkmak isteyenler için terlik koymuşlar, giyip çıkıyorsun, göl kenarında çayını içiyorsun istersen, biz iki yerde de oturduk, çok hoşumuza gitti.

Oradan diğer parka da gittik, orayı da dolaştık, zaten hava da kararmaya başlamıştı. Çıktıktan sonra belediye binasına gittik ve güneşi 45. Katta batırdık, çok güzeldi.

10. Gün: Evet  bugün kahvaltı sonrası hedef Asakusa?

Asakusa Tokyo’nun turistik bölgelerinden biri. Çok büyük bir tapınak ile etrafında irili ufaklı tapınaklar, hediyelik eşya dükkanları, küçük yöresel tatlar satan dükkanlar ve büyük bir turizm danışma bürosu var.

Öncelikle büyük tapınaktan başladık, epey kalabalıktı, kapıda fotoğraf çektikten sonra etrafında dükkanların sıralandığı yoldan devam ettik. Turistlerden başka, okullardan da öğrenciler gelmişti ve ellerinde not defterleri, ödev hazırlıyorlardı. Yolun bitiminde tekrar bir büyük kapıdan geçtik, ilerleyince dilek dilemek için ince çıraların satın alınıp yakıldığı büyük meydana çıktık. Bu sefer biz de yaktık. Sağlık, huzur, bereket, şans diledikten sonra sıra kime geldi bilin bakalım!

Esas ayinlerin yapıldığı yer çok süslü ve şatafatlı, bizlerin gezdiği bölümle arasında delikli paravanlar ve camlar var. İçeride de çiçekler, heykel vb. Eşyalar falan var. Hatta o sırada keşiş gibi giyinmiş 3 adam geldi oraya, bir sürü bir şey yapıyorlar, ellerinde de tespih falan var ama anlamıyoruz tabi, arada davul sesi falan da gelmişti bir ara.

Bu arada yine ortada ki delikli ızgaraya para atıp ta dilek dileyenler de var, parayı attıktan sonra , ellerini başlarının altında birleştirip dua ediyorlar ve 2 kere alkış yapıyorlar, bu da böyle bir seremoniydi. İlginç geliyor tabi.

Tapınağın bahçesine geleneksel Japon kıyafetleriyle de çok gelen oldu bugün, kadınlar ve çocuklar bize poz verdiler aynı zamanda.

Tapınak gezimiz bittikten sonra Asakusa sokaklarına daldık, epey dolaştık. Daha sonra Turizm bürosunun 8.katından bütün Asakusa’yı fotoğrafladık.

Gezerken yaptığımız bir başka şey de değişik tatlar satan dükkanlardan yiyecek alıp tadına bakmak. Pirinç unundan toplar yapmışlar, çubuğa dizmişler, soya sosuna bulamışlar satıyorlar mesela, yedik ama beğenmedik. Zaten hemen hemen her şeyde soya sosu, pirinç, yeşil çay var. Adamların hayatı olmuş bu üçlü artık Yarım saat sonra bir markete giriyoruz hazır yiyecek reyonunu gezerken yine bir şeyler görüyoruz onu alıp dışarda yiyoruz, mesela haşlanmış yumurtayı bir sosa bulamışlar kızartma gibi olmuş sanki, ama yumurtaların büyüklüğü top gibi falan, o da değişikti.  Bir çubuğa tavuk etlerini dizmişler, yine soya sosuna batırmışlar.. vb. Bir öğünümüz böyle geçiyor neredeyse, içeceklerde de öyle, her seferinde farklı bir içecek almaya gayret ediyoruz. Çok şükür ki şimdiye kadar mide-bağırsak sorunu olmadı, çok temiz hazırlanmaları önemli bir faktör.

Asakusa gezimiz bitince ne yapalım akşama az kaldı derken, en yakın Akihabara diye oraya yöneldik, ama tabi metro ile gittik. Teknoloji semti olunca ışıl ışıl oluyor burası, biraz da burada ki mağazalarda oyalandık. Evdeki bir bavulumuz eskimişti, burada Yodobashi adlı mağazadan bir bavul aldık, iyi oldu.

Akşam yemeği için tercihimiz köri soslu yemekler oldu, daha önce yemiş beğenmiştik. Tabağın yarısı pilav, yarısı köri sosu, pilavın üzeri de tercihe göre domuz eti, karides, dana eti, midye, karides, kalamar üçlüsü gibi… Her seferinde farklı seçmeye çalışıyoruz.

11. Gün: Bugünkü rotamız Tokyo’nun güneybatısındaki Kamakura şehri idi. Tokyo’ya ekspress trenle 40 dak. uzaklıkta turistik bir şehir. Sabah 7.30 da çıktık, metro ile Tokyo merkez istasyonuna geldik, oradan trene bindik, belli bir noktaya (Fujisawa) kadar gelip oradan başka bir trene aktarma yaptık. Şehirler arası tren ağları da mükemmel işliyor, hayran kalıyorsunuz,  bir trenden diğer trene geçiyorsun, ondan başkasına, hiç araba, otobüs ihtiyacı olmuyor, kimse de kullanmıyor zaten. Rüya gibi bir ulaşım, istanbul’a dönünce Kadıköy-Kartal metrosu zorlayacak bizi?

Önce Hase denilen bir şehre geldik ve büyük Buda heykeline kadar yürüdük, yürürken yine sağlı sollu küçük dükkanların bulunduğu yerlerden geçtik, bir sokağın köşesinde de Türk bayraklı bir Türk kebap rest. nı gördük. Kaçabilen kaçmış tabi ülkeden Buda ile muhabbetimiz bittikten sonra yeşil çaylı dondurmamızı yedik, uzaktan fıstıklı gibi görünen dondurma ilginçti, tadına bakmış olduk, sonra istasyondan tekrar trene bindik ve Kamakura merkeze geldik, burada yine küçük bir tapınak vardı, onu hızlıca gezip, bahçesindeki kuşlara yanımızda ki yeşil çaylı Oreo’lardan verdik, kuşlar elimizden yediler hepsini, başımıza, omuzlarımıza, ellerinize kondular, bir sevgi gösterisi bayıldık, adamların kuşları bile yeşil çay hastası Kuşları da doyurduktan sonra, yaklaşık 2 km. Uzaklıkta ki Bambu bahçesine yürüdük. Yollarda okullarından çıkmış küçük çocuklar, kahkahalarla evlerine gidiyorlardı.. Diyorum ben bir Japon çocuk alayım götüreyim İstanbul’a ama  olmuyor işte Bambu bahçesine biletle giriliyor, nasıl bir güzellik, nasıl bir huzur, dinginlik, temizlik, kapıdan girer girmez farkediliyor. Gökyüzünü göremiyorsunuz bambuların sıklığından. Evlerin arasında kalmış kocaman bir bahçe. Kamakura’ya Tokyo’nun Kyoto’su diyorlarmış zaten, sahil şehri zaten, yazlık gibi ve yaşanabilir güzel küçük bir şehir. Buraya kadar gelip gördüğümüz iyi oldu.

Öğle yemeğini  yine abur cuburlarla geçiştirdiğimiz için acıktık ve tren aktarması yaptığımız Fujisawa’da yemek molası verdik. Şinitzel gibi Domuz eti, pilav, sebzeli çorba gibi bir menü istedik, güzeldi ama pilav sadeydi biraz tatsız tuzsuz geldi..ama esas sürpriz yemekle verilen yeşil çay değil, siyah çaydı Yemek sonrası tekrar trene bindik, fakat saatlerini tutturamadığımız için, beklemeyelim diye expres yerine normal trene bindik. O yüzden Tokyo’ya geliş 1,5 saatten fazla sürdü. Trenler o kadar rahat ki hiç şikayetçi değildik. Son durakta inip eve metro ile döndük.

Hesap yapınca sabah 7.30 çıkıp akşam 9.30 da dönmüşüz, tam 14 saat sürmüş.

12. Gün : Bu sabah lapa lapa kar yağarken uyandık, kahvaltı sonrası dışarı çıktığımızda, rüzgar olduğunu da görünce hayvanat bahçesi olan rotamızdan vazgeçtik, Shibuya’ya gitmeye karar verdik. Metro ile 3-4 durak sonra oradaydık. Shibuya tren istasyonunun 8 nolu çıkışında Hatchiko adlı köpeğin bir heykeli var. Hatchiko yıllar önce sahibi Prof. Ueno’yu bu istasyondan okuluna yollar, akşam da hep aynı saatte gelip dönüşünü beklermiş. Bir gün profesör okulda kalp krizi geçirip ölmüş. Hatchiko 9 yıl boyunca profesörü aynı yerde ve aynı saatte beklemiş, ve sonunda o da orada ölmüş. Bu sevgiden etkilenen insanlar Shibuya tren istasyonu çıkışına Hatchiko’nun heykelini dikmişler ve 8 nolu metro çıkış kapısına da onun adını vermişler. Ülkemizde de Profesörü Richard Gere’nin canlandırdığı film yıllar önce gösterilmişti.

Heykelin önünde fotoğraf çektik, Hatchiko’yu andık.

Kar yağışı hızlanmaya başlayınca Starbucks’a kendimizi attık ve kahvelerimizi içerken üst kattan meşhur yaya geçidinin fotoğrafını çektik. Shibuya istasyon çıkışı 4 yol ağzı  ve çapraz yaya geçidi var. Aynı anda yeşil yanıyor insanlara ve hem çaprazdan hem de diğer normal olanlardan, karınca sürüsü gibi geçmeye başlıyorlar, ama kimse kimseye çarpmıyor, süper bir görüntü, çok ilginç görmek lazım. Fotoları face’e koydum.

Kahve sonrası mağazaları gezdik, biraz dışarda dolaşıyor, üşüyünce tekrar mağazalara giriyoruz başka çare yok hava soğuk çünkü.

109 diye bir mağaza var, Shibuya’da. Kadın bölümü bir binada, erkek bölümü ayrı binada ve farklı sokakların köşesinde. Oraları gezdik. Kadın bölümünde manken gibi, model gibi kızlar, sattıkları ürünleri üzerlerine giymişler, uzun topuklu ayakkabılar, kısacık etekler, takma kirpikler, upuzun tırnaklar…film gibiydiler Öğle yemeğimizi yine orada bir rest. da yedik, pilav üstü döner gibi bir yemek, salata ve çorbalarıyla servis ettiler. Türkiye’ ye dönünce uzun bir süre pilav yemeyiz artık. Yemek sonrası  başka bir cadde keşfettik orayı dolaştık, kar bitti, bu sefer de yağmur başladı, yağmurda yürümek daha da zor oluyor, o yüzden büyük alışveriş merkezlerinde vakit geçirdik çoğunlukla.

13. Gün : Dün akşam yine deprem oldu, 4-5 gün arayla sallanıyoruz, alıştık Bugünkü rota Uneo Park ve Hayvanat Bahçesi idi. 10.00 gibi gittik, önce parkı gezdik, sonra parkın içindeki hayvanat bahçesini gezdik. Hayvanat bahçesinin içinde ayrı bir park daha var sanki. Hayvanların kaldığı yerleri çok güzel düzenlemişler, çevre de tertemizdi.

Her yerde piknik masaları, oturma yerleri, yiyecek içecek makinaları, restaurantlar, havadan giden raylı tren çok güzel yapmışlar.

Çocuğunu kapan gelmiş, hayvanları gezerken, japon çocuklarını da izledik, özellikle küçükler çek tatlı Öğleye kadar oradaydık, biz de güneşli bir masa bulup bir şeyler yedik içtik, iyi oldu.

Öğleden sonra da Ueno’nun sokaklarına daldık. Bugün Cumartesi olunca epey kalabalıktı. Dönerci büfesi bile gördük sokağın birinde Bugün sabah  evden çıkarken Wi-fi cihazımızı evde unutmuşuz, gün içinde internet ihtiyacımız olduğunda metro istasyonlarına ve büyük alışveriş merkezlerine girdik, oralardan bağlantı sağladık.

Özellikle metrolarda ve metro istasyonlarında 24 saat ücretsiz internet var, bu iyi bir şey Herhangi bir yeri ararken internet lazım oluyor, ya da yol bulmak için yararlanıyoruz.

Akşam 18.30 gibi eve dönüş için metro istasyonumuzu bulduk. Eve giderken genelde uğradığımız marketten suşi ve kalamar aldık, akşam yemeğimizi evde yedik.

14. Gün: Bu sabah kahvaltı sonrası 8.30 gibi çıktık evden.

Dün akşam gitmediğimiz yerleri işaretlemiştik.

Yurakocho da bu yerlerden biriydi. Metro’ya binip oraya gittik.

Tokyo International Forum adıyla bir etkinlik düzenleniyordu.

Büyük bir meydanda, Japon geleneksel eşyalarının sergilendiği ve satıldığı etkinliğe katıldık.

Japonların Edo dönemi dedikleri bir dönem zamanında  kullanılan eşyalarmış bunlar, kumaşlar, kimonolar, kılıç aksesuarları, taraklar, iğneler, masa ve sandalyeler, tabaklar vb. Eşyalar ilgi çekiciydi.

Öğleye kadar oradaydık, oradan metroyla Shibuya’ya gidelim derken, Ecem bizi buraya yakın bir yer olan Tsukishima’ya yemeğe getirdi.

Tsukishima’daki Monja sokağında okonomiyaki yedik. Çok ilginç bir yemekti.

Sokağın iki yanına dizili olan bütün restaurantlar aynı yemeği yapıyor.

Restaurantların masalarının orta yerine gömülü dikdörtgen döküm elektrikli ocaklar var.

Menüden seçtiğin et, sebze, çırpılmış yumurta ve lahana karışımları geliyor. Ve bu döküm  ocakta pişiyor. Tabi bize bunu Japon garson hazırladı, fotoğraflarını çektik, servis küçük tabaklarla yapılıyor, çubuklarla veya özel küçük spatulalarla yeniyor. Ocakbaşının  oldukça değişik bir versiyonu.

Yemek sonrası Shibuya’ya gittik, çapraz yaya geçidinin olduğu yerleri gezdik.

Oradan yine metro ile Ikebukuro’ya geldik. Sunshine city alışveriş merkezini gezdik.

Pazar günü olduğu için her yer çok kalabalıktı. Oradan da Ginza semtinin gece ışıklı halini fotoğraflamak için Ginza’ya geçtik.

Akşam yemeğini de Ginza-Tenya’da yedik. Tercihimiz Ecem’in çok sevdiği yemek olan deniz mahsullerinin pilav ile birlikte servis edildiği Tempura oldu.

Karides, kalamar, deniz tarağı vb. çok güzel kızartıp hazırlıyorlar gerçekten.

Bu arada çubukla yemek yemeğe bayağı alıştık, pilav bile yiyebiliyoruz artık

15. Gün: Bugün kahvaltı sonrası, metro ile Tokyo Belediye binasına gittik. Daha önce 2 kere gitmiştik ama bugün yine gidip 45.kattan kuşbaşı yine seyrettik Tokyo’yu.

Binanın etrafında daha önce dolaşmamıştık, bugün çevresini de gezdik. Hava güneşli ve güzeldi. Yakındaki parkta otururken 60 yaşlarında  koşup spor yapan bir Japon yanımıza geldi, nereden geldiğimizi, yaşımızı, ne iş yaptığımızı falan sorup bizimle muhabbet etti. Çok hoştu, Ecem de biraz Japonca konuştu o bahaneyle iyi oldu aslında. Satıcılık yapıyorum dedi, pazarlamacı herhalde, 2020 olimpiyatlarında görevliyim dedi.

Japonya’ da yabancı olduğumuz hemen anlaşılıyor, bebekler ve çocuklar bile bize değişik bakıyor, çok komik oluyor Oradan yürüyerek sokaklara daldık, Shinjuku, Shibuya, Harajuku, Ebisu  derken o kadar yürümüşüz ki, Hadi yemek yiyelim de oturalım biraz dedik.

Köri soslu deniz ürünleri yedik, saat 16.30 olmuştu, metro ile evimizin bulunduğu Ropongi’ye geldik. Orada da biraz oyalandık, Fuji film binasında bir fotoğraf sergisi vardı, onu gezdik. Ecem orada da görevlilerle biraz sohbet etti.

Yarın sabah 5.00 te kalkıp, kahvaltımızı yapıp 6.30 gibi çıkalım diyoruz. Kapıdan taksi bulup Tokyo ana metro istasyona gitmemiz lazım. Oradan Tokyo-Narita havaalanına otobüsler kalkıyor ve 1 saat sürüyor, en geç 9.30 da havaalanında olursak 11.30 da uçak kalkacağı için çok rahat olur diye düşünüyoruz.

Zeynep Ediz-Süleyman ALANTUĞ

Ocak-2015 Tokyo Günlükleri

 

 

©2020 Infoline Bilgi İşlem Sistemleri Ltd. Şti. Fotoğrafların tüm hakları ve sorumluluğu fotoğraf sahiplerine aittir. Fotoğrafların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Kullanım şartları.

BİZE ULAŞIN

We're not around right now. But you can send us an email and we'll get back to you, asap. Şu anda yokuz. Lütfen e-posta gönderiniz, en kısa zamanda size döneriz.

Gönderiliyor
veya

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?